Frankfurt Okulunun üretmiş olduğu eleştirel kuramı Markiszmi revize eden yeni bir Marksist eleştiri olarak görmek gerekmektedir. 23 Şubat 1923’te Frankfurt’ta kurulmuş olan Okul özellikle Marksizmin ekonomik determinizminden uzaklaşarak daha çok “pozivistik felsefelerde ahlaki akla empoze edilen sınırları eleştirmekle ilgilenmiştir.”[1] Frankfurt Okulu güçlü analizleriyle değişen batı kapitalist toplumunu inceleyen bir grup teorisyeni simgeler. Bu teorisyenler arasında Max Horkheimer, T.W. Adorno, Herbert Marcuse, Leo Lowenthal Erich Fromm ve Walter Benjamin gibi teorisyenler Frankfurt okulu ile birlikte anılan eleştirel teorinin ilk dalgasını oluştururlar.

Eleştirel teorinin Kültürel eleştirisine geçmeden önce okulun modern toplum üzerine yaptığı eleştiriyi ele almak gerekmektedir. Bu yönde Modern toplum eleştirisinde, eleştirel teori, kültürel alanda yoğunlaşmıştır.

Marks toplum kavramını incelerken liberal toplumun tarihsel gelişimi üzerinde durur.[2] Marks’a[3] göre Modern öncesi toplumlarda bireylerin bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir. İnsanlar modern toplum öncesi zamanlarda topluluklara daha yakından bağlı ve bağımlı olarak yaşamaktaydılar. Bireylerin toplum içerisindeki yerleri sosyal roller aracılığı ile geniş ölçüde belirlenmiş bulunmaktaydı. Bu toplumlarda bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri önceden belirlenmiş sosyal roller tarafından belirlenmekte ve tamamıyla birbirlerine bağlı olarak gelişmekte idi. Marks’ın saptamaları serbest piyasa ekonomisinin ve modern toplumların gelişmesiyle bireylerin önceden belirlenmiş olan sosyal rollerinin dışına çıkarak bağımız ve kendi çıkarlarını takip edebilen varlıklar haline dönüştüğünü işaret eder.

Marks’a göre serbest rekabet bireyleri tarihsel olarak gelişmiş bağlarından koparır.[4] Marks’ın bireyselliği incelemesi izole edilmiş bireylerin evrenselliğini reddedişine dayanır. Marks’ın saptamalarında feodal düzenin yok olması ve kapitalizmin ortaya yeni bir toplum unsurunu çıkarması, bu yeni oluşum içersinde rekabetçi, çıkarcı bireyler kümesi ortaya çıkarmıştır.

Frankfurt Okulu ise Modern toplum üzerine yapılan eleştirisinde, vurgusunu, modern teknolojinin ve bu teknolojisinin sahiplerinin toplum üzerinde kurmuş oldukları egemenlik ilişkileri üzerine oturtmuştur.

Eleştirel teori eleştirel kültürel çalışmaları ile kültürel üretim ve siyasi ekonomi ilişkisinden, kültürel yapıtların siyasileştirilmesine kadar çeşitli kabul edilir tezlerde bulunmuştur. Üyelerinin büyük bölümünün Nazi Almanyasından kaçarak Amerikaya yerleşmeleri ile, Franfurt Okulu, yayılan ve yükselen medya kültürünü tecrübe etme fırsatı yakalamış ve eleştirel kültürel analizler bu değişim döneminde, akademik literatürde çok önemli yer almıştır. Frankfurt Okulunun sürgününde en önemli kültürel eleştiri çalışması, Okulun kilit üyelerinden Max Horkheimer ve T.W. Adorno tarafından geliştirilen “Kültür Sanayi  Endüstrisi” çözümlemesi oluştu.

Eleştirel teorinin kültür üzerine yapmış olduğu saptamaların en önemli kısmı kültürün atık toplumun manipülasyon sağlayan bir niteliği benimsemesi tezidir. Frankfurt Okulu, yoğunlaşmış olarak kitle kültürü ve kültür endüstrisi kavramları üzerinde durur. Eleştirilerin temelinde bu yeni endüstrinin sahteliği ve insanları pasifleştirici etkisi yer alır.[5]   Bu noktada kültür endüstrisi söylemi, Marx’ın meşhur yabancılaşma tezini baz alarak Kapitalist toplumda şartlarını incelemektedir.[6] Bu bağlamda, eleştirel teori kültür endüstrisinin, halk tarafından değil de Kültür endüstriyalistleri, yani, egemen sınıf tarafından oluşturulduğunu, Marksist yaklaşımı takip eden bir şekilde halk ve insanlar üzerinde yanlış bilinçlenme yaratılmasına çok büyük ölçüde katkıda bulunan bir araç olarak kullanıldığına; bunun sonucunda ise var olan sömürü sisteminin yerini sağlamlaştırdığına değinmektedirler. Bu yönde Kültür sanayisi modeline göre, Frankfurt Okulunun söylemi iki ana unsur üzerinde durmaktadır; Endüstrinin sahteliği; Bu endüstri önceden hazırlanıp programlanır ve medya yoluyla da kitlelere ulaştırılır ve insanlar üzerinde (Kültür sahteciliğinin) pasifleştirici baskıcı etki. “[7]

Bu noktada Benjaminin yapmış olduğu vurgulamalar, bizi yeni teknolojini sahiplerinin modern tekniklerle sanatı var olduğu konumdan başka bir konuma, eleştirel teorinin öngördüğü koşullara nasıl taşıdığı ile ilintilidir. Walter Benjamin, bu bağlamda, eleştirel teoriye, birçok yeni kavarasallaşmış bulgularla katkıda bulunur ki bunlar içerisinde en önemlisi, nesnelerin taşıdığı hale izleri, yani “Aura” kavramıdır. Benjamin en önemli eserlerinden birisi olarak eğerlendirilen “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretildiği Çağda Sanat Eseri” eserinde nesnelerin taşıdığı hale izlerinin modern teknikler ile yeniden üretimi yolu ile sarsıntıya uğradığı savında bulunmuştur.

Benjamin’in özellikle sanat eseri üzerine yapmış olduğu çalışmalarda, nesneler, özellikle sanat eserleri, yeniden üretim yolu ile çeşitli alanlarda değişime uğradıklarını belirtmektedir. Bu yönlü bakış açısı ile nesneler gerçeklikten ve özgünlükten, yeniden üretilebilir hale; sabitlikten taşınabilir hale; biriciklikten toplu dağıtım, özerklikten bağımsız hale gelmiştir. Modern üretim teknikleri, siyaseti estetikleştiren nesneler, estetiği siyasileştiren yapıya dönüşmüştür. Sonuç olarak nesnelerin kült değeri ve rituellere dayalı olan “Aura”, pazarın güçlerine bağımlı olan sergileyici değere dayalı hale gelmiştir.[8]

Benjamin’in, eleştirel teorinin kültür eleştirisine getirdiği açılımlardan biriside yazının kalan kısımlarında da bahsedileceği üzere hale kavramıdır. Benjamine[9] göre “hale tecrübesi, insan toplumunda yerleşmiş bir tepki biçiminin cansız ya da doğal nesneyle insan arasındaki ilişkiye aktarılmasına dayanır.”[10] Nesnelerde yaratıldıkları andan itibaren var olan Hale izlerinin erozyonu hakkında okuyucularının karşısına ikna edici savlarla çıkan, hale izlerinin tam anlamıyla yok olmadığını savunur. Benjamine göre yeniden üretimde dahi hale izlerinin ‘artıkları’ kalmaktadır. Bu artıklar, algılayıcıların nesnenin gerçeğini arama isteğinden kaynaklanmaktadır. Sonuç itibari ile de egemen güçler tarafında sömürülen ve var olan egemen sistemin varlığını sürdürmesini sağlayan bu hale atıklarıdır.[11]

 

AURA (HALE) KAVRAMI

“Aura” kavramı, Walter Benjamin tarafından üretilen ve sanatın ve kültürün yabancılaşmasındaki temel nedenleri sorgulamaya yarayan bir araç niteliğindedir. Aura kavramının derinlemesine inmeden önce kavramın kendini oluşturan birçok yan kavramlardan oluştuğundan bahsetmek gerekir ki bu kavramlar yapıtın gerçekliği, biricikliği, kendine özgülüğü, gelenekliği ile ilgilidir. Walter Benjamin, Frankfurt okulunun kitle kültürüne olan yaklaşımında, modern çağda kapitalist üretim tekniklerinin algılayıcıyı yanıltıcı ve pazarlamaya dayanan yapay kültür yarattığı gerçeğine, Aura’nın yok oluşu savıyla yaklaşmaktadır.

Her şeyden önce şu belirtilmelidir ki, Benjamin sanatsal yapıların yeniden üretilebilirliği konusunda herhangi bir olumsuz saptamada bulunmamaktadır. Walter Benjamin,[12] “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”; eserinde bu gerçeği “Aslında sanat yapıtı, her zaman yeniden-üretilebilir olagelmiştir. İnsanların yapmış oldukları, her zaman yine insanlarca yeniden yapıla­bilmiştir.” sözüyle desteklemiştir.

Aura (Hale), Benjamin’in Kitle Kültürü eleştirisinde kavramsallaştırdığı ve eleştirel teorinin kültür eleştirisinde yapı taşı olarak görülebilecek bir kavramdır. “Hale” kısacası sanat eserinin alışılmış tarihsel rolünü icra ederek kültürel olarak meşrulaştırılması anlamını taşımaktadır.[13]

Bu çerçevede Benjamine göre sanatta, sanat eseri ve bu eserin alıcıları arasındaki ilişki “aura” aracılığıyla birbiriyle buluşmaktadır. Benjamin bir yazsında Hale’yi, ayrıca şöyle anlatmaktadır: “öğle zamanı dinlenirken dağları izleyen birisinin karşısında bulunan dağın Aurasını tecrübe edilmesi”. Burada uzaklıktan oluşan bir “Aura”’dan söz edilir ki, bu da Auranın zaten doğada var olduğunu vurgulamaktadır.  Bir sanat eserinin Aurası, o eserin kült değerinden kaynaklanmaktadır.  Bu yönde Aura yani Hale etkisi Benjamin tarafından bir sanat eserinin dinsel  fonksiyonu olarak tanımlanmıştır.[14] Bu fonksiyon sayesindedir ki sanat eserlerine buradalık ve şimdilik duygusu verilebilmektedir. Bu da sanat eserlerinin biriciklik (uniqueness) ve gerçeklik olgusunu var etmektedir. Benjamine göre sanat ürünlerinin en mükemmel yeniden üretimi bile biriciklik ve gerçeklik olgularının zarar görmesine neden olur. Çünkü yine Benjamine göre, [15]orijinal olanın var oluşu gerçeklik kavramının ilk gereksinimidir. Benjamin’e göre[16]  bir sanat eserinin biricikliği o sanat eserinin gelenekselliğinden ayrı düşünülemez. Benjamin bu savını sunarken geleneğin değişebilir olduğunu kabul etmiştir. Şöyle ki; gerçek bir sanat eserinin kendine özgü değeri orijinal değerinin ritüelinde kendini bulur. İşte bu ayinle ilgili anlatıma Benjamin sergileme değeri diyor. Bu sergileme değeri sanatsal fonksiyonu oluşturur. Benjamin[17] bir nesnede sergileme değerinin yanı sıra, kült değerinin de var olduğunu belirtir. Kült değerinde nesnenin var oluşluğu önemlidir. Sanat eserinin biricikliğinden, yani geleneğe bağımlı yerleşikliğinden bahsetmişken kült değerden bahsedilir.

Gerçeklik kavramı o sanat eserini tarihsel tanıklığına dayanır. İşte bu nedenledir ki herhangi bir yeniden üretim o sanat eserinin tarihselliğini sarsıntıya uğratır yani aura’sını bozar. Bu yolla biriciklik olarak bahsettiğimiz olgu sarsıntıya uğrar. Çünkü gelenekten ve orjinallikten uzaklaşılır. İşte kitle kültürün toplu çoğaltım yani yeniden üretilmiş olanın çoğaltılması bu kendine özgü varlığın yerine kitlesel bir varlığın geçmesini sağlar.

Benjamin Aura’yı anlatırken doğal nesnelerdeki hale kavramı üzerinde durur. Doğal nesnelerde hale, nedenli yakınımızda bulunursa bulunsun bir uzaklığın biriciklik niteliği olarak tanımlanmıştır.  Yukarıda da örneklediğimiz gibi “Bakışların ufuktaki sıra dağ çizgisini ya da gölgesi dinlenmekte olan bir dalı izlemesi bu dağların ya da dalın aurasını yaşatmaktadır.”[18] Bir başka deyişle, kitle kültürünün yeniden üretimi yukarıda belirtilen uzaklığın biricikliğini çözmeye yöneliktir. Böyle bir durumda Aura’dan bahsetmek artık çok zordur.

Benjamin bu noktada Aura’sını yitirmiş olan sanatsal ürüne, kapitalist sistemin talep arayışıyla, yapaysal büyülenme yarattığını ileri sürmektedir ki bu bir aslında pazarlama stratejisidir. Reklam ve değişik pazarlama teknikleri son algılayıcıyı yönlendirmekte ve sonunda da yapay bir kültür yaratmaktadır. Walter Benjaminin Nazi Almanyası zamanında yaptığı bu saptamaları, Nazi Almanyasının propaganda gücünün analiziyle gelişmiş, daha sonra Kapitalist üretimin ve kültürün yozlaştırılarak yapay kitlesel kültür yaratılmasının, tüketici üzerinde yarattığı yabancılaşmayla devam etmiştir. Benjamin’e göre[19] “egemen sınıfın kar hırsı tekniği iradesi altına almaya niyet ettiğinden teknikte insan lığa ihanet etmiş(tir). Halbuki teknik tabiat egemenliği değildir: tabiat ile insanlık arasındaki ilişki üzerine egemendir”[20]. Egemen sınıfı teknikte egemen olabildiğinden dolayı, insanları mobilize etme gücüne sahiptir. Sonuçta ise “savaş güzeldir” propagandası bile işe yarayabilmektir.[21]

Şiirsel ve talep yaratıcı üslupla süslenmiş yeni nesnelerin, kabul edilirliği, bu yönle sanatın yozlaşlatırılması, kitleye uygun olarak satışa sunulması Walter Benjamin’in olduğu kadar Frankfurt Okulunun da en önemli kaygıları arasında yer almaktadır. İşte bu şiirsel süsleme ile yaratılan yeni Aura, Benjamine göre yapay bir “Aura”’dır ve tüketimi kamçılamak için üretilmiştir.

Frankfurt Okulunun ve Walter Benjaminin Kitle Kültürüne veya Aurasız metalarla veya yapay Auralar ile yaratılan popüler kültüre olan eleştirisini bir sonraki bölümde ele alacağız. Sonuç olarak, Aura teriminin, terminolojik yapısından çok eleştirel saptamaları yöneten bir ağaç olarak görülmesi Frankfurt okulunun kitle kültürüne olan eleştirisin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Bu noktada Aura kavramı, edinilen bulgular ışığında şu şekilde özetlenebilir.

Aura “bir uzaklığın, ne denli yakında bulunursa bulunsun, bir defaya özgü görü­nüşü”[22] olarak tanımlanmıştır. Bu tanım metanın gelenekselliği, orijinalliği, biricikliği ile özdeşleştirilmiştir ki bu da şimdilik ve buradalık kavramlarının metanın üzerinde bir defaya özgü oluşması anlamına gelmektedir.  Metanın Kültlüğü uzaktalığı ile doğru orantılı iken, yapay yakınlaştırma teknikleri yani metanın yeniden üretimi Aura’nın hasar görmesine neden olur.[23]

MODERN KÜLTÜREL HAYAT VE AURA’NIN ÇÖZÜLÜŞÜ

Frankfurt Okulu düşünce geleneğinde Modern kültürel hayatın, teknolojinin de etkisiyle nesneler, özellikle sanat eserleri üzerindeki yıpratıcı etkisi konu edilir. Hiç şüphesiz ki Aura kavramının bu yıpranışın açıklanmasındaki etkisi çok büyüktür.  Mustafa Kemal Şan ve İsmail Hira’nın “Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi eleştirisi” eserinde de değinildiği üzere;

“Frankfurt Okulu’nun modernlik olgusuna yönelik geliştirmiş olduğu eleştirinin temel argümanları, aydınlanma, bilim ve rasyonalite gibi modernlik paradigmasını şekillendiren ve bu yönü ile de geleneksel düşünce ve yaşam biçimlerini birbirinden ayıran ve insana özgürlük vadeden söz konusu düşüncenin, iddialarının aksine yeni egemenlik biçimlerinin taşıyıcısı olduğu yönünde biçimlenmiştir.”[24]

Modern kültürel hayatın bu bağlamda homojen ve disiplinize olmuş bir toplum anlayışı ile medya organlarını kendi lehinde ustaca kullanan egemen güçler tarafında yaratılması gerçeği, Frankfurt Okulunun temel savlarından birini oluşturmaktadır.

Frankfurt Okulunun Modern Kültürel Hayat açılımı, çeşitli Marxist kavramlar ile dayanmaktadır ki bunların başlıcaları, sosyal yabancılaşma tezi ve modern toplum görüşüdür. Marx liberal toplum kavramını, yabancılaşma kuramı üzerinden eleştirmektedir. Her bireyin bağımsızlığının toplumsal olarak koordine edilmesi görüşü, Marx’a göre yabancılaşmanın en önemli unsurudur. Çünkü koordine eden sosyallik aslında ihtiyaçların, arz ve talep dengesinin oluşturmuş olduğu yapay bir sosyalliktir. Bireyler arasındaki ilişkiler ürettikleri ile bağlantılıdır ve ekonomik ilişkilere bağımlıdır. Marks, bu şekilde oluşan, karşılıklı alışverişe dayanan soysal bağ’a ‘Malların fetişizmi’ olarak değinmektedir.[25] Üreticiler arasındaki ilişkiler piyasadaki malları aracılığı ile oluşur. Böylece sosyal ilişkiler direkt olarak insanlar arasında oluşmazlar fakat piyasadaki ürünler aracılığı ile doğrudan oluşurlar ki buda sistemdeki yabancılaşmanın asıl kanıtıdır. Sosyal ilişkiler bu yabancılaşma ortamında, liberal piyasa toplumlarında sosyallikten ziyade ekonomik ilişkilere dayandırılmıştır. İnsanlara arasındaki ilişkilerden daha ziyade şeyler arasındaki ilişkiler toplumdaki ilişki şekillerini belirler.                                                                                                                                                                                              Öyledir ki yabancılaşmanın önüne geçilmesi, bireylerin sosyal hayatlarındaki kontrolü tekrar ele almaları ve birbirleriye sosyal ve yabancılamaya uğramayan ilişkiye girebilmeleri malların değil karşılıklı bilinçlerin değişmesi ile mümkün olabilir.

Benjamin bu noktada Marksist meta fetişizmi kavramının bir adım ilerisinde geçer. Marks’ın metanın fetişizminde ki analizi, modern toplumların ve modern üretim tekniklerinin sadece malları değil aynı zamanda, malları üreten emeği de metalaştırmasını, şeyleştirmesini anlatır.

 ”Metaların fetişleştirilmesi, onları üreten zihinsel ve bedensel emek süreciyle canlı bağlantıları koparıp, nesnelerin ölü fetişler olarak şeyleştirlmesi anlamına gelmekle kalmaz; aynı zamanda bu, insan ilişkilerinin şeyleşmesi ve kapitalist üretim sürecinin kendisini gerçekleştiren insanların karşısına, ezici bir doğal güç olarak çıkması demektir.”[26]

Benjamin[27] metanın yazgısının, yeni modern toplumlarda yeniden üretim teknolojileri sayesinde kültüründe yazgısı olduğu görüşünü taşımaktadır. Benjamin bu bağlamda, “Fantazmagori” kavramını, yani aldatıcı çekicilik kavramını, kültür olgusuna uyarlar ve modern toplumlarda teknik olanaklarla kültür varlıklarının yeniden üretildiği çağda oluşan eserlerin Auralarını yitirdiklerini savunarak sahte bilinçli kültürün oluştuğunu düşünür.

Aura terminolojisinde de değinildiği üzere bir sanat eserinin biricikliği yani şimdiliği ve buradalığı, o eserin hakikiliğini sağlayan yegane unsurdur.[28] Auranın çöküşü işte bu unsurların erozyona uğramasıyla tanımlanabilir. Benjamine göre biriciklik, teknik yeniden üretim ile iki şekilde kesinlikle çöküşe uğrar ki “ En etkin düzeydeki yeniden-üretimde bile eksik olan bir yan vardır.”[29]

Teknik yeniden üretim, her şeyden önce manuel olarak üretilen sanat eserinden bağımsız olarak hareket edebilir. Yeniden üretilenin hakiki olandan “bağımsızlık” ölçütü ile ayrılmış olması onu geleneksel yapısından da uzaklaştırabilecek niteliktedir. Hakiki olan, yani özgün üretim, doğalsal nedenlerle değişikliklere uğrayabilecek iken, yeniden üretim teknik yollara başvurularak hakiki kopyasından farklılıklar gösterebilir. Diğer yandan hakiki yapıt, taklidinin üzerinde sürekli olarak otoritesini korumaktadır. Bu saptaması Benjamin fotoğraf sanatıyla örnekleyerek açıklamaktadır.

“Teknik yolla yeniden-üretim, örneğin fotoğrafta­ki gibi, hakiki yapıtın insan gözüyle değil, ancak ayarlanabilen ve ba­kış açısını başına buyruk seçebilen objektif tarafından objektifçe sap­tanabilecek notlarını ön plana çıkarabilir, büyütme veya ağır çekim gi­bi yöntemlerin yardımıyla insan gözünün algılayamayacağı görüntüleri saptayabilir.”[30]

Bir eserin hakikiliğine, teknik anlamda yeniden üretim ile taklidin orijinalinden bağımsızlığının yanı sıra, şimdiliğine ve buradalığına ikinci engel ise, yeniden üretilen kopyanın, konumunun aslı için düşünülmeyecek yerlere taşınabilecek olmasında yatmaktadır. Yeniden üretim teknolojisi, hiç şüphe yok ki, orijinal olana yakınlaştırabilen bir teknolojidir. Uzaklığın biricikliği olarak da adlandırılan Aura için, yakınlaşma kelimesi tam bir tezadı da içinde barındıran bir kavramdır. Benjamin[31]şöyle belirtmektedir:  “Katedral, bir sanatseve­rin stüdyosuna gelmek için bulunduğu yerden ayrılır; bir salonda veya açık havada çalınmış olan koro yapıtı bir odada dinlenebilir.”[32]

Alıntıdan da anlaşılabileceği gibi, bir sahne eserinin, televizyona kopyalanmasının hakiliğin şartları arasında öne sürülen şimdilik ve buradalık ölçütlerini tam anlamıyla erozyona uğrattığı aşikardır.[33]  Benjamin bir nesnenin hakikiliğini şimdilik ve buradalık unsurlarıyla bağdaştırırken, hakikiliği, maddi varlık ve tarihi tanıklık olarak tanımlamaktadır[34]. Teknik yolla olan kopyanın tarihe tanıklık etmesinde bahsedilememektedir. Benjamin bu noktada yeniden-üretim tekniği, yeniden-üretilmiş olanı geleneğin alanından koparıp almakta[35] olduğunu düşünmektedir. Yeniden üretim geleneği her şekilde güncellemektedir ve yukarıda bahsedildiği üzere bu güncelleme hakiki olandan bağımsız halde seyredebilir.

Pasajlar eserinde Benjamin[36], “Aura”’nın çözülüşü tezini iki olgunun sonucuna bağlamaktadır:

“Yakınlaş­tırmaya” … Nesneyi betim aracılığıyla, daha çok kopyalar, yani yeniden-üretim yoluyla en yakın görünümü içerisinde el altında bulundurma gereksinimi günden güne artmaktadır… Nesnenin çevresini saran kabuktan çıkarılması, özel atmosferinin yıkılması, belli bir algılamanın belirtisidir; bu algılamanın “nesnelerin tümel eşitliği”ne ilişkin duyumu o den­li yoğun bir düzeye varmıştır ki, bu duyum biriciklik niteliğini taşıyan bir nesneden de yeniden-üretim yoluyla elde edilebil­mektedir. Böylece kuramsal alanda istatistiğin artan önemiyle belirginleşen olgu, varlığını algılama alanında da duyurmakta­dır. Gerçeğin kitlelere göre, kitlelerin de gerçeğe göre kendile­rine yön vermeleri, gerek düşünme gerekse görü bakımından boyutları sınırsız bir olgu niteliğini taşımaktadır.”[37]

 

Frankfurt Okulunun önde gelen isimlerinden Walter Benjamin’in, kavramsılaştırmış olduğu olgular Okul’un ve eleştirel teorinin modern ya da çağdaş kültüre bakış açısında çok önemli bir yer tutar. Frankfurt Okulunun kapitalist toplum ve popüler kültür üzerindeki karamsar ve eleştirel yaklaşımı, Marksist ideolojinin egemen sınıfın sömürüsü tezine yeni ve iddialı bir bakış açısı kazandırmaktadır. Kültürün, endüstrileşme ile gerçekliğini yitirmesi ve algılayıcılarını ve tüketicilerini pasifleştirdiği eleştirisi eleştirel teorinin, kültür üzerine yaptığı çalışmaların temelini oluşturmaktadır.

Kitlesel medyanın ve kitle kültürünün egemen güçler lehine gelişmesi ve piyasa ekonomisini güçlendireceği savıda bu yönde yapılan kabul edilmiş Frankfurt okulunun kültür endüstrisi eleştirisinin aslını oluşturmaktadır. Benjamin’in ileri sürdüğü “Aura” tezi, Hale kavramı, özellikle, modern çağda yeni kültür teknolojileriyle yaratılan kültür eserlerinin, gerçek nitelikteki sanat eserleriyle kıyaslanmasında kullanılmaktadır. Walter Benjamin her ne kadar, modern kültürü tam anlamıyla analiz yapacak kadar yaşayamamış olmasına rağmen, eleştirel literatürde kült değeri taşıyan argümanların ve kavramların sahibidir.

Bu makalede esas kaynak olarak kullanılan “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretildiği Çağda Sanat Eseri” yapıtında Benjamin’in yapmış olduğu saptamalar, Auranın kavrsamsallaştırılması ve auranın çöküşü saptamasının, modern kültürel hayat ve Frankfurt okulunun kitle kültürü eleştirisi ile bağdaşlaştırılmıştır. Bu yönde Benjamin Aura’yı “bir uzaklığın, ne denli yakında bulunursa bulunsun, bir defaya özgü görü­nüşü”[38] olarak tanımlamıştır. Diğer yandan bu tanımlama, nesnelerdeki hale izlerinin, o eserin tarihsel tanıklığı, gelenekselliği, özgünlüğü, şimdiliği ve buradalığı yani biricikliği ile anlatılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak Benjamin, modern teknik yollarla üretilen ve çoğaltılan kültürel varlıklarda bu unsurların hepsinin sarsıntıya uğradığı gerçeğini ileri sürmektedir. Fakat Benjamine göre Auranın çöküşü, Auranın tam anlamıyla yok olduğu anlamına gelmez. Yeniden üretilen kopyada Auranın “artık”ını[39] taşıdığına değinen Benjamin, bu artığın, modern teknolojiye hükmedenler tarafından kullanılarak, kitle kültürünün algılayıcılarını manipüle edilmesinde kullanılabilirliğini değerlendirmektedir.



[1]Ahmet Polatlı, Eleştirel Sosyolojinin Temel kavramları, 2009,  http://www.makaleler.com/bilim-makaleleri/elestirel-sosyolojinin-temel-kavramlari.htm.

[2] Sayers, Sean. (2007), Individual and Society in Marx and Hegel: Beyond the Communitarian Critique of Liberalism, Science & Society, Vol. 71, No. 1, ss. 84–102.

 

[3] Sayers, Sean. (2007), Individual and Society in Marx and Hegel: Beyond the Communitarian Critique of Liberalism, Science & Society, Vol. 71, No. 1, ss. 84–102.

[4] Marx, Karl. (1973), Grundrisse., Trans. M. Nicolaus. Harmondsworth: Penguin, s.156.

[5] Swingewood, Alan. (1998), Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1998, s.335.

[6] Mustafa Kemal Şan ve İsmail Hira., “Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi”, s.3. /   http://www.daplatform.com/images/frankfurtokulu.pdf.

“Araçsal akıl aracılığıyla devreye sokulan bu yeni yabancılaşma, bilim alanına da sirayet ederek her şeyi teknik yararlılık ve kişisel çıkara indirgemiştir”

[7]Ahmet Polatlı, Eleştirel Sosyolojinin Temel kavramları, 2009,  http://www.makaleler.com/bilim-makaleleri/elestirel-sosyolojinin-temel-kavramlari.htm.

[8] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 123.

[9] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 119.

[10] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 119.

[11] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 121.

 

[12] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.. ss:45-76 www.baskent.edu.tr/~gstmf/duyuru/5%5B1%5D.hafta_ekokuma_.doc

[13] Wolin, Richard. (1994), “Walter Benjamin, an easthetic of redemption”, with a new Introduction by the Author, University of California Press, Berkeley, Los Angeles, London, s. 187.

[14] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.. ss:45-76 www.baskent.edu.tr/~gstmf/duyuru/5%5B1%5D.hafta_ekokuma_.doc

[15] Ömer kutlu, Antonin Artaud ya da İmkânsız Tiyatroi, 2008, http://omerkutlu.blogspot.com/

[16] Ömer kutlu, Antonin Artaud ya da İmkânsız Tiyatroi, 2008, http://omerkutlu.blogspot.com/

[17] Ömer kutlu, Antonin Artaud ya da İmkânsız Tiyatroi, 2008, http://omerkutlu.blogspot.com/

[18] Walter Benjamin , The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction, (1936) http://www.marxists.org/reference/subject/philosophy/works/ge/benjamin.htm

.

[19] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 125.

[20] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 125.

[21] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 125.

[22] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

“Aura’nın “bir uzaklığın, ne denli yakında bulunursa bulunsun, bir defaya özgü görü­nüşü” diye tanımlanması, sanat eserinin kült değerinin uzamsal-zamansal algı kategorileriyle formülasyonundan başka birşey değildir. Uzak, yakının karşıtıdır. Asıl uzak ise, yaklaşılamaz olan’dır. Gerçekte yaklaşılamazlık, kült imgesinin temel bir niteliğidir. Kült imgesi, doğası gereği “ne denli yakında bulunursa bulunsun, uzak” kalır, insanın kendi malzemesi aracılığıyla elde edebileceği yakınlık, imgenin görünüşünün ardından da koruduğu uzaklığı ke­sintiye uğratmaz”.

[23] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

“Resmin kült değeri laikleştiği ölçüde, onun biricikliğinin temeline ilişkin tasarımlar belirsizleşir. Kült imgesine egemen olan görüşün biricikliği, hep resmi yapanın de­neysel nitelikteki biricikliği ya da onun ediminin, alımlayanın tarafındaki biricikli­ği tarafından geri plana itilir. Elbet bu, hiçbir zaman hiç kalıntı bırakmaksızın ger­çekleşmez; hakikilik kavramı, her zaman otantiklik atfının ötesine geçmeyi sürdü­rür. (Bu, özellikle açık bir biçimde kolleksiyoncunun konumunda belirginleşir; kolleksiyoncu, hep biraz fetişe hizmet eder konumdadır ve sanat eserine sahip olmak­la, onun kült gücüne katkıda bulunur.) Otantik kavramının işlevi, bundan etkilenmeksizin, sanatta görme biçimi açısından kesinliği korur; sanatın laikleşmesiyle bir­likte otantiklik, kült değerinin yerini alır”.

 

[24] Mustafa Kemal Şan ve İsmail Hira., “Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi”, s.3. /   http://www.daplatform.com/images/frankfurtokulu.pdf.

[25]Marx, Karl. (1967), Capital, I., Trans. Samuel Moore and Edward Aveling. New York: International Publishers, s. 72–73.

 

[26] Özbek, Meral. (2000),  “Walter Benjamin Okumak I”,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Ankara Üniversitesi, SBF Dergisi, 55-2, s. 89.

[27] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 119

[28]Walter Benjamin , The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction, http://web.mit.edu/21w.784/www/BD%20Supplementals/Materials/Unit%20Three/Benjamin%20work%20of%20art.html

[29] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

“En etkin düzeydeki yeniden-üretimde bile eksik olan bir yan vardır: sanat yapıtının şimdi ve burada’lığı – başka deyişle, bulunduğu yerde biriciklik niteliğini taşıyan varlığı. Sanat yapıtının yaratıldığı an­dan başlayarak egemenliği altına girdiği tarihi yönlendiren öğe, biriciklik niteliğini taşıyan bu varlıktan başka bir şey değildir. Bu söyle­nenin kapsamına gerek zamanla sanat yapıtının fizik yapısının uğradı­ğı değişimler, gerekse sanat yapıtının üzerindeki çeşitli mülkiyet iliş­kileri girmektedir. Fiziksel değişimlerin izi ancak kimya veya fizik çözümlemeleri sonucu ortaya çıkarılabilir; bu çözümlemeleri yeniden-üretim yoluyla kazanılan ürün üzerinde gerçekleştirebilme olanağı yoktur; mülkiyet ilişkileri ise bu geleneğin konusunu oluşturur ve bu­nun izlenebilmesi için özgün yapıtın bulunduğu yer çıkış noktası alınmalıdır”.

 

[30] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

“Hakiki yapıt, elle gerçekleştirilen, kural olarak da taklit damgasını yiyen yeniden-üretim karşısında otoritesini bütünüyle ko­rurken, teknik yolla gerçekleştirilen yeniden-üretim için durum böyle değildir. Bu, iki nedene dayanmaktadır. Önce teknik yolla yeniden-üretim, elle gerçekleştirilene oranla hakiki yapıt karşısında daha bağımsız konumdadır. Teknik yolla yeniden-üretim, örneğin fotoğrafta­ki gibi, hakiki yapıtın insan gözüyle değil, ancak ayarlanabilen ve ba­kış açısını başına buyruk seçebilen objektif tarafından objektifçe sap­tanabilecek notlarını ön plana çıkarabilir, büyütme veya ağır çekim gi­bi yöntemlerin yardımıyla insan gözünün algılayamayacağı görüntüleri saptayabilir. Birinci neden, budur. İkinci olarak teknik yolla yeniden-üretim, özgün yapıtın kopyasını yapıtın aslı için düşünülemeyecek konumlara getirilebilir. Her şeyden önce ister fotoğraf, ister plak aracılı­ğıyla olsun, yapıtın izleyiciye gelmesini sağlar. Katedral, bir sanatseve­rin stüdyosuna gelmek için bulunduğu yerden ayrılır; bir salonda veya açık havada çalınmış olan koro yapıtı bir odada dinlenebilir”.

[31] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[32] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[33] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[34] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[35] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[36] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

[37] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.45-76.

“Doğal nesnelere ilişkin özel atmosferi, – ne denli yakınımızda bulunursa bulunsun – bir uzaklığın biriciklik niteli­ğini taşıyan görüngüsü diye tanımlamaktayız. Bir yaz günü öğleden sonra dinlenirken, bakışların ufuktaki sıradağ çizgisini ya da gölgesi dinlenmekte olana vuran bir dalı izlemesi, bu dağların ya da dalın özel atmosferini yaşamaktır. Bu tanımın yardımıyla, özel atmosfer kavramı­nın çağımızdaki çöküşünün toplumsal kökenlerini saptamak kolaydır. Söz konusu çöküş, her ikisi de kitlelerin günümüz yaşamındaki artan önemiyle bağıntılı iki olgudan temellenmektedir. Günümüzde kitlele­rin nesneleri uzamsal ve insani açıdan “yakınlaştırmaya” yönelik, tut­ku derecesine varan isteği ile, her olgunun biriciklik niteliğini yeniden-üretim yoluyla aşmak eğilimi atbaşı gitmektedir. Nesneyi betim aracılığıyla, daha çok kopyalar, yani yeniden-üretim yoluyla en yakın görünümü içerisinde el altında bulundurma gereksinimi günden güne artmaktadır. Resimli gazetelerle haftalık haber filmlerinin sundukları yeniden üretimlerin betimden köklü biçimde ayrıldığı ise tartışmasız bir gerçektir. Betimde biriciklik ve süreklilik nitelikleri, ötekilerde ise geçicilik ve yinelenebilir olma nitelikleri yoğun bir kaynaşma içersin­dedir. Nesnenin çevresini saran kabuktan çıkarılması, özel atmosferi­nin yıkılması, belli bir algılamanın belirtisidir; bu algılamanın “nesne­lerin tümel eşitliği”ne ilişkin duyumu o denli yoğun bir düzeye var­mıştır ki, bu duyum biriciklik niteliğini taşıyan bir nesneden de yeniden-üretim yoluyla elde edilebilmektedir. Böylece kuramsal alanda is­tatistiğin artan önemiyle belirginleşen olgu, varlığını algılama alanında da duyurmaktadır. Gerçeğin kitlelere göre, kitlelerin de gerçeğe göre kendilerine yön vermeleri, gerek düşünme gerekse görü bakımından boyutları sınırsız bir olgu niteliğini taşımaktadır”.

 

[38] Benjamin, Walter. (1992), Pasajlar, “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı”, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

[39] Özbek, Meral. (2000), Walter Benjamin Okumak II,  Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Anakara Üniversitesi SBF Dergisi, 55-3, s. 123.123

hakkındss1

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>